| İlk kez 1888’de tanımlanan Çölyak hastalığı
(glutene duyarlı enteropati), günümüzde, sistemik bir
hastalık olarak kabul edilmektedir. Klasik-geleneksel
gastrointestinal tutulumun dışında çok geniş bir semptom yelpazesinde,
gastrointestinal sistem dışı bulgularla da karşımıza gelebilmektedir
(1-4). Teknolojik gelişmelere paralel olarak, duyarlılığı ve özgünlüğü
yüksek tarama testlerinin gündelik pratiğe girmesi bu eski hastalığa
yaklaşımımızı giderek değiştirmektedir. Klasik, semptomatik hastaların
yanısıra oligosemptomatik, asemptomatik, atipik bulgular taşıyan
çölyaklı bireylerden söz edilmektedir (5). Avrupa kökenli yayınlarda
son on yılda çölyak insidansının arttığı, klinik bulguların değiştiği
ve tanı yaşının geciktiği bildirilmektedir. Hollanda’dan George
EK ve ark. 1998’deki yayınlarında; 1990’lara kadar çölyak hastalığı
kliniğinde kronik diyare, karın şişliği ve büyüme geriliğinin
ön planda olduğu, 1993’den itibaren kilo kaybı, anemi, karın ağrısı
ile gelen hastaların giderek arttığı bildirilmektedir (6). İskandinav
ülkelerinin verileri tanı yaşının ileriye kaydığını göstermektedir.
Bu durumdan anne sütü ile beslenme süresinin uzaması ve glutenli
gıdalara geç başlanmasının sorumlu olabileceği ileri sürülmektedir
(7). Toplumsal, ırksal farklılıklar klinik bulguları olduğu kadar
görülme sıklığını da önemli ölçüde etkilemektedir. Avrupa ülkelerinde
200-350’de bir sıklıkta saptanan bu hastalık, Kuzey Amerika kıtasında
geçmişte 5-10.000’de bir olarak bildirilirken, son yıllarda bu
oranın 250-500’de bir olabileceği yazılmaktadır. Çölyak hastalığı
artık, günümüzde, dünyada en sık görülen kronik hastalıklardan
biri olarak kabul edilmektedir. Çok renkli klinik bulguların oluşumunda
toplumsal özellikler kadar bulguların başlama yaşı ve hasta mukoza
alanının genişliğinin de önemli rol oynadığı bildirilmektedir
(1- 4,7).
Son yıllarda, tanı almış her bir hastaya karşın, tanı almamış
5-7 hastanın daha olabileceği düşünülmektedir (1-3). Bu asemptomatik
veya atipik prezentasyonlu bireyler “silent, potential
ve latent” formlar sergilemektedirler. “Silent”
hastalarda klinik herhangi bir bulgu olmamakla birlikte tipik
ince barsak mukoza değişiklikleri saptanmaktadır. “Potential”
hastalar pozitif EMA (antiendomisium antikor) serolojisi ve normal
mukozal özellik taşırlar ve hepsinin semptomatik olup olmayacakları
belirsizdir. “Latent” çölyaklar ise, pozitif
EMA serolojisi ve normal mukoza özelliği göstermekle birlikte,
zaman içinde glutensiz diyete yanıtlı mukozal hasar geliştirebilmektedirler.
Özellikle çölyaklı hastaların birinci ve ikinci derece akrabalarında
“silent” ve atipik formların görülme sıklığı yüksektir (1-3,8,9).
İlk 2 yaşta tanı alan hastalar sıklıkla klasik gastrointestinal
semptomlar ile gelirler. Büyüme geriliği, kronik diyare, karın
şişliği, iştahsızlık ve irritabilite ana bulgulardır. Bu hastaların
1/3’ünde kusma da saptanabilir. Glutenin diyete girişinden haftalar
veya aylar sonra tipik malabsorpsiyon dışkısı, karın şişliği,
depressif kişilik özellikleri gözlenir. Küçük bir grup hasta ise,
ağır dehidratasyon veya şoka kadar gidebilen diyare ile karşımıza
gelebilir ve durum çölyak krizi olarak adlandırılır.
Bu yaş grubu hastaların %10’u normal dışkı özelliği gösterebilir
veya konstipasyon olaya eşlik edebilir. Bebeklerde psikomotor
gelişim bozulurken, kilo kaybı ön plandadır, Bu bulgulara rikets,
ödem, hematomlar da eşlik edebilir. İlk iki yaş bebeklerde, başkaca
bir bulgu olmaksızın, dışkılama alışkanlığında değişme, iştahsızlık,
kilo alımında azalma ve kişilik değişiklikleri gibi belirtilerin
varlığında çölyak hastalığı yönünden dikkatli olunmalıdır (1,8,10).
Çölyaklı çocukların %10-20’si daha geç çocukluk çağında tanı
alırlar ve erişkin tipe benzer atipik bulgular gösterirler (1,2,8).
Bu yaş grubunda konstipasyon oranı, süt çocuklarından daha fazladır.
Kısa boyluluk okul çağı çocuklarında tek semptom olabilir veya
hafif karın şişliği, mikrositik anemi ve osteoporoz eşlik edebilir.
Yapılan çalışmalar, büyüme geriliği gösteren çocukların %8-20’sinde
nedenin çölyak hastalığı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hastalarda
büyüme hormon düzeyleri normal veya düşük saptanırken, hepsinde
“insulin like growth factor I - IGF-I” seviyeleri düşüktür (10,11).
Kemik metabolizmasındaki bozukluklar kemik kitlesinde azalma (osteopeni,
osteoporoz) veya kemik matriksinde mineralizasyon defektlerine
(rikets, osteomalasi) yol açmaktadır. Özellikle kalsiyum emilim
yetersizliği kemik mineral dansite çalışmaları ile ortaya konan
ve erişkinlerde %70’lere ulaşan kemik dansite bozukluklarına neden
olmaktadır. Çölyak hastalığı, nedeni açıklanamayan ve oral tedaviye
yanıtsız demir eksikliği anemili çocuklarda %6-12 sıklıkta bildirilmektedir.
Dispeptik semptomlar bu hastalarda %30-40 oranında saptanırken,
dispeptiklerde çölyak hastalığı insidansı genel popülasyonun iki
katına ulaşmaktadır. Yineleyen invajinasyon atakları da diğer
atipik gastrointestinal bulgulardandır. Dental enamel hipoplazi,
geçikmiş puberte, eklem yakınmaları ve kriptojenik hepatit diğer
önemli atipik bulgulardır (1,8). Histopatolojik olarak karaciğerde
septal fibrozis, portal alanda minimal lenfosit infiltrasyonu
ile birlikte hafif, orta derecede hepatit bulguları ve beraberinde
aminotransferaz düzeylerinde artışlar saptanabilir. Çölyaklı hastalarda
diş mine defektleri ve yineleyen aftöz lezyonlar %10-40 sıklıkta
bildirilmektedir (8). Son yıllarda, nörolojik disfonksiyonlar
veya nedeni bilinmeyen ataksi, periferik nöropatilerin varlığında
çöyak hastalığı olasılığının göz önünde bulundurulması gerektiği
ileri sürülmektedir. Epilepsi, bilateral oksipital kalsifikasyon
ve “silent” çölyak birlikteliği bir triad olarak yazılmıştır (12).
Çölyak hastalığının diğer otoimmün hastalıklarla, özellikle juvenil
tip diabetes mellitusla birlikteliği sıkça yazılmaktadır. Diabetli
çocuklarda genel popülasyondan daha sıktır ve kontrol edilemeyen
hipoglisemik ataklar varlığında düşünülmelidir (13). Derinin çölyak
hastalığı olarak kabul edilen dermatitis herpetiformis, gastroenterolojik
olarak “silent”, dermatolojik olarak aktif, tek çölyak hastalığı
formudur (14).
Çölyak hastalığı, günümüzde form değiştirirken, atipik, latent/silent
bireylerin de tanınması ile sıklığı giderek artmaktadır. Çözüm
bekleyen bir bilmece veya sınırları tam keşfedilememiş bir buzdağı
olarak karşımızda durmaktadır. Bu otoimmün kökenli, sistemik ve
kronik hastalığın her türlü semptomla ve her yaşta karşımıza gelebileceği
unutulmamalıdır.
|